abla-fav

aysegulcoruhlu.com dan June 7,2022 tarihinde print edilmistir.

Osteoporoz nasıl engellenir?

Ekran Resmi 2021-12-05 11.19.07
ayşegül coruhlu hakkında

Dr. Ayşegül Çoruhlu

Cellular Wellbeing
Circadian Health
Reverse Aging
Longevity

Diğer Makalelerim

Glisinli kollajen nedir?
Fibromiyaljide ağrıların sebebi nedir? Covidde fibromiyaljiye benzer kas ağrıları neden olur?
Yeni yılda yaşlanmamızı nasıl yavaşlatabiliriz?

Osteoporoz nasıl engellenir?

Sorumuz; Osteoporozu engellemek için kalsiyum gerekli midir?

 

Yıllarca osteoporozu önlemek için kalsiyum almanız gerektiği söylendi. Bunun için peynir ve süt ürünlerini bol bol tüketmeniz önerildi. Bu besinlerin bol kalsiyum içerdiği ve bu kalsiyumun kemiklerinizi koruduğu belirtildi. Gelgelelim , en çok süt peynir tüketilen ülkelerde osteoporozun en yaygın olduğu istatistiksel olarak tespit edildi. Peki bu ne yaman çelişki?

 

Konuya kemik sağlığından girdim ancak niyetim yazının sonunda “ kalsiyum” mineralini dışardan almanın hatalı olduğuna varmak. Kalsiyum kötüdür diyeceğim. Ancak önce bazı biyokimyasal bilgileri hatırlamalıyız.

Kemik sağlığının kalsiyumdan çok vitamin D ile ilişkili olduğunu biliyorsunuz. Vitamin D kalsiyumun emilimini sağlayan maddedir. Osteoporoz teşhisiniz olmadan da her gün bu ihtiyacınız karşılanır. Kemik dokusu sabit kalmaz, hep bir döngü içinde , yapım ve yıkım halindedir. Evet yapım zamanı kalsiyum gerekecektir. Vitamin D bu organizasyonu yapar. Yapım yıkım dengesinde, ibre yıkıma doğru kayarsa, kemiğin içi boşalmaya başlar. Radyolojik filmlerde kemiğin süngerleşen yapısından osteoporozu anlarız. Ancak bu kemik kaybı sadece kalsiyum eksikliğinden değildir. Kemiği oluşturan kalsiyum dışında çok mineral var, ancak konumuz kemik sağlığı için kalsiyum gerekli mi diye sorgulamaktı, bu yüzden sadece kalsiyuma odaklanacağız.

 

Neden osteoporozda kemikten kalsiyum kaybı olur ve tedavide ilk aklımıza gelen kalsiyum almak mıdır, bu sorulara cevap verebilmek için önce kalsiyum ile hücre arasındaki enteresan ilişkiye bir bakalım, bir an için onu kemik konularına bağlamayı bırakalım. Kalsiyumun bir hücrede olup olmamasının, bir hücre için ne demek olduğunu görelim.

Önce normal bir sağlıklı hücrede kalsiyum var mıdır?

Kalsiyum hücrede çok az vardır, hücrenin içinde değil dışında çoktur. Kalsiyumun ana yeri hücrenin dışıdır. Hücre içinde dışarıya göre az bir miktar vardır ve o hücre içindeki organelliklerde ( hücrenin minik organcıkları) depo halde bulunur. Gerekli görüldüğü durumlarda kandan hücre içine alınarak ve hücre içi depolardan hücre içine boşaltılarak ihtiyaç karşılanır.

Kalsiyumun hücre içinde artmaya başlaması için hücrede bir meselenin olması gerekir. Eğer hücre ‘bir olay sinyali alırsa’ kalsiyum harekete geçer ve hücre içinde artmaya başlar.

Olay sinyali ne olabilir?

Mesela kaslarnızı hareket ettirmek için kalsiyumun kasılmanızı sağlaması gerekir. İç organlarımızın da kasılma hareketleri için kalsiyum gereklidir. Büyük resimde de küçük resimde de hücrede bir kasılma gerekirse bu kalsiyumla ilgilidir. Kasılmayı bir tür ‘on’ moduna geçme gibi görelim. Hücre içinde bir strese cevap verilecekse kalsiyum hücre içinde artarak o hücreyi ‘on’ moduna sokarak bir nevi kasar. Hücre her zaman hareket için kasılmaz, mesela bir stres altındayken de bir tür kasılma olur. Kalsiyum hücre içinde artmaya başlar.

 

Hücrenin stresi ne olabilir; mesela hücrede enerji üretim yetersizliği olabilir. Hücre bir sebepten daha çok enerji üretmek zorundadır. Bu durumda hücre içerideki kalsiyum miktarını arttırılır. Kalsiyumun varlığı hücreyi bir tür turbo moda sokmak için kasar. Hücrede enerji yetersizliği olması az yediğimizden değil daha çok kötü yediğimiz için olur, kötü yakıttan iyi enerji üretememiş araba motoru misali gibidir. İyi enerji üretimi yoksa ve kötü yakıt tüketiliyorsa, bu yakıttan enerji üretme çabasının yanında mutlak bol miktarda artık olarak serbest radikal üretiliyordur. Serbest radikal artması ise hücre için temel strestir. Kalsiyum arttıkça artan serbest radikaller hücreyi daha çok strese sokar.

Enerji üretim yetersizliği dışında, hücrede stres yaratan bir savaş olabilir, bakteriler virüsler vs ile savaş hücre için stres sebebidir. Bu stresle artan enerji ihtiyacı için hücre içi kalsiyum arttırılır.

Başka bir örnek; hücrede otoimmun bir hastalık vardır. Bunun yarattığı inflamasyonla baş etmek için yine enerji üretim hattını turbo çalıştırmak ama karşılığında , bu zorlamanın sebep olduğu bol serbest radikal üretmek bedel olacaktır.

Sonuçta, hücrede kalsiyum artıyorsa, kas kasılması gibi masum bir sebepten , enfeksiyondan veya inflamasyon yapan otoimmun hastalıksal bir sebepten , hücrede fazla aktivite olmaktadır ve bu aktiviteyi arttırmak, hücreyi turbo moda sokmaya çalışmak kalsiyumu arttırarak oluyordur. Hem hücrede küçük organelciklerde saklı kalsiyum ortaya salınır, hem dışarda kandaki kalsiyum hücre içine geçer. Demek ki hücre stresteyse hücre içene geçen kalsiyum artmaktadır.

 

Dönelim kemiklere. Kandaki kalsiyumun temel kaynağı kemiklerdir. Kalsiyuma hücre içinde ihtiyaç arttıkça kemiklerden kalsiyum çekilecektir. Kemik erimesi bu yüzden size kalsiyum azlığıyla alakalı gibi gözüküyor . Ancak burada asıl konu kalsiyumun ‘konumu’dur. Kalsiyum kanda azaldıkça kemikten çekilir, evet, ancak niye kandaki azalır? sorusuna cevap aranmalıdır. Cevap şudur; mevcut kalsiyum , hücresel stresler yüzünden hücre içine kaçar. Osteoporozda asıl konu kalsiyumun hücre içine kaçmasını engellemektir. Dışardan boyna kalsiyum vermek değil.

 

Bir hücre herhangi bir stres altındaysa, kalsiyum içerde artar. Artan kalsiyum hücreyi turbo modda çalışmaya zorlar. Hücreyi eksite eder, uyarır, kasar. Hakikaten kaşınızı çatabilmek için bile kalsiyum kullanılırsınız. Tüm kasma işlerinde kalsiyum vardır. Hücreler de içlerindeki kalsiyum arttıkça onlar da kendini kasar.

Buraya kadar normal fizyolojik işleyişimizdi. Sorun bu kasılmanın uzun sürmesindedir. Kasılma işi sürekli olmamalı, iş bitince kalsiyum hücreden dışarı atılmalıdır. Ancak bu oldukça enerji isteyen bir iştir. Zaten hücre enerjisiz olduğu, daha çok enerji üretebilmek için turbo moda geçerek daha çok için kendini kasmıştı, şimdi bu kalsiyumları dışarı atmak da ayrıca bir enerji faturasıdır. Zaten çoğunlukla atamaz. Zamanla içerdeki kalsiyumun çok yükselmesinin ve sürekli artmasının hücreye yaptırdığı son hareket bir tür harakiridir, yani planlı hücre intiharı demek olan apopitoz. Böylece hücre ölür. O ölünce onun kalan artıklarını vücudun diğer parçaları sindirerek yok etmeye ortalığı temizlemeye çalışır. Ancak çok kalsiyum artışı ve çok apopitoz olmuşsa orada bayağı bir kalsiyum çökmesi oluşur. Peki siz kireçlenme ifadesini çok duydunuz değil mi? Eklem kireçlenir, boynunuz kireçlenir, damarlarda kireçlenme duyarsınız değil mi? Veya mamografide kalsifikasyonlar gördük derler yani kireçlenmiş küçük beyaz noktalar. Damar anjiyonuzda plaklar var denir. Bu plakları tespit için kalsiyum skorlama testi yapılır. Meme implantı taktırdıysanız bazen bu implantın etrafında kapsül olmuş denir, o kapsül de kireçlenme yani kalsifikasyondur.

 

İşin biyokimyası özetle şudur; hücre içi kalsiyum artarsa, bu hem bir hücresel stresin sonucudur hem de içerde kalsiyum arttıkça hücrenin stresi artar. Eğer iş uzarsa hücre ölür. Ölen içi kalsiyum dolu hücreler radyolojik filmlerde parıl parıl beyaz renkte parlar.

Şimdi buraya kadar yine iyi bir senaryodan bahsettim, stresli hücre öldü iş bitti gibi. Asıl konu stresin başlaması ve hücrenin ölümü arasındaki eziyet faslıdır. Biz doktorlar o fasla kronik inflamasyon diyoruz. Evet hücrede bir stres varsa, bu stresi çözmek için hücre turbo moda geçmek zorundaysa bunu içeri kalsiyum alarak yapar. Ancak görevini tamamlayınca kalsiyumdan kurtulur. Onu dışarı atar. Böylece kandaki kalsiyumu çoğaltmak için onu kemikten boyna çekmeye gerek kalmaz. Ancak kalsiyumu dışarı atacak kadar enerji üretemiyorsa, içerde stresli işler uzadıysa, kalsiyum içerde çoğalırken kanda azalır. Elbetteki

hemen kemikten çekilerek denge sağlanır. Bu hemen ayarlanan nazik bir mekanizmadır. O yüzden ileri osteoporozda a bile olsanız kan kalsiyumu çok nadiren düşük çıkar. Çünkü vucut onu hemen dengeler. Ama dengenin bedeli kemikteki depodan çalmak ve kemikleri giderek süngersi güçsüz bir hale getirmektir.

Elbette kemik- kalsiyum- osteporoz işi çok çok daha komplikedir. Burada olayın bir yüzünü anlattım. Ancak amacım şu idi: kalsiyum eksikliği diye bir şey yoktur. Kalsiyumun nerede olduğu ile ilgili bir lokasyon hatası vardır. Kemikten yok olan kalsiyum hücre içlerine kaçmış ve hücre ölünce oraya buraya çökmüştür. Kan kalsiyumu da, hem besinden gelen kalsiyumun daha çok emilmesi hem kemikten çekilmesi ile dengelenmiştir. Siz hücrelerinizde bir stresiniz varsa , bol kalsiyum alayım dediğinizde hücre içine kaçacak kalsiyumu arttırmış olursunuz. Asıl konu hücreyi kalsiyuma ihtiyaç duymayacak şekilde yaşatmaktır.

Hücresel stres en çok enerji azlığıyla olur. Enerji azlığı biz ‘çöp’ gıda yersek olur.

Tüm işlenmiş gıdalar enerji için kirli kaynaklardır.

Tüm unlu şekerli gıdalar , ağır işlenmiş proteinler, yüksek ısıda pişmiş yiyecekler, süt ürünlerinin çoğu hücrede stres yapan yiyeceklerdir.

Oysa sebze, meyve, baharat ,kuruyemiş, tohum gibi bitkisel gıdalar hücre için temiz enerji kaynaklarıdır.Bizim konumuz kemik sağlığı ise hücresel stres yaratmayan yiyeceklerle beslenmemiz osteoporozumuzu durdurmaya yarar. Osteoporoz varsa, ‘kronik hücresel stresin var haberin ola’ demektir. Zaten yaşlılığın kendisi hücreye büyük strestir. Yaşlılıkla artan yetersiz hücresel enerji üretimi ve artan kronik inflamasyon bunu besler. O yüzden osteoporoz yaşlılık hastalığıdır. Gençken de içerde aynı işler dönmekteyken o zaman stresli hücre sayımız daha azdır ve osteoporozu görmeyiz. Kemikten kalsiyum çalınmasını hemen telafi edebiliriz. Yaşla kemikteki kalsiyum deposu azalıyor. Kemik süngerleşiyor, ama yer değiştiren kalsiyum yüzünden vücudun orasında burasında kireçlenme yani kalsifikasyon artıyor.

Demek ki osteoporoz bir kalsiyum eksikliği hastalığı değildir. Kalsiyumun hatalı yerde olma hastalığıdır. Çözümü kalsiyumu hücre içinde daha kısa süreli ve daha az miktarda tutmaktır. Buna giden yol hücresel stresi azaltmaktır. Tüm otoimmun hastalıklar, tüm enfeksiyonlar, kanser, tüm inflamatuar hastalıklar (yaşlanmanın kendisi toptan bir inflamasyondur) bu durumu hızlandırır.

Bu durumları geciktirmek için beslenmeden uykuya, egzersizden morale kadar her türlü sağlık önerisini uygulamaya çalışmak gerekir. Özellikle beslenmenin bol antioksidanlı bitkisel beslenme ağırlıklı olması hücre stresini de osteoporozu da azaltır. Besinlerin hangisinde kalsiyum var diye bakmak yerine hangisinde bol antioksidan var diye bakmak gerekir.Tüm taze sebze, meyve, baharat ve tohumlar yüksek osteoporoz engelleme desteğidir. Özellikle içinde vitamin C olan besinler osteoporozun ilerlemesini azaltır. Bana göre osteoporoz tedavisinde kalsiyum yerine vitamin C verilmelidir. Vitamin C hem antioksidan olduğu için, serbest radikal artışı ile sonuçlanan hücre içindeki kalsiyumun yaptığı olumsuz etkiyi azaltır hem de unutmayın kemik doku da kollajen yapılıdır. Kemik kollajeni de vitamin C varlığında daha iyi yenilenir. Kollajen almak yerine vitamin C almak çok daha akıllı bir yaklaşımdır.

 

Sonuç olarak aslında kalsiyum da suçlu değildir, konu bizim hatalarımız ve yaşlanmanın kendisidir. Ancak cevap kalsiyum almaktan çok, antioksidan içerikli besinler tüketmektedir. Osteporozun gelmesini yavaşlatmak için biz kendi hata kısmını böyle beslenerek düzeltebiliriz.

Kalsiyuma kızmayalım fakat osteoporozum var kalsiyum alırsam geçer demeyelim. Kalsiyum almanın osteoporoz dışında çoğu durumda da zararlı olduğu da yakında yayınlarla size gösterilecektir. Şu an için bu fikrim genel yayınlarda yoktur. Yanılırsam bu yazıma bir düzeltme yapacağımın sözünü vererek bitiriyorum.

Özet; kemik sağlığı için limon sütten iyidir.